Rakibe nefes aldırmayacak kadar baskı

Anlam olarak en önemli cümle şu: Ulusal maç dönüşü Galatasaray için Gençlerbirliği deplasmanından alınan üç puan çok iyi

Rakibe nefes aldırmayacak kadar baskı
15 Ekim 2016 - 11:28

Anlam olarak en önemli cümle şu: Ulusal maç dönüşü Galatasaray için Gençlerbirliği deplasmanından alınan üç puan çok iyi.

Bu cümle dışında üzerinde durulması gereken üç konu var.

İlki formasyon. Jan Olde Riekerink (JOR), Hollanda’nın klasik formasyonu olan 4-3-3’ün 4-2-3-1 varyantından asla vazgeçmiyor. Ligin altıncı haftasında ilk yarı Wesley Sneijder’ın sakatlanıp yerine Lukas Podolski’nin girmesiyle çoğu insan Galatasaray’ın çift santrforlu 4-4-2 formasyonuna geçtiğini düşünmüştü. Oysa Podolski tıpkı Sneijder gibi santrfor arkasında oynamıştı o maç. Yani JOR formasyonu bozmamıştı. Nitekim Podolski de bu durumu, geçen gün yaptığı basın toplantısında bizzat aktardı ve santrfor arkasında oynamaya 1. FC Köln’den aşina olduğunu aktardı.

XXX

Buradan gelmek istediğimiz nokta şu. Eğer Eren Derdiyok gibi takımı ileride tutabilen bir pivot santrfor varsa, onun boşaltacağı alanlara koşular yapan Podolski gibi bir vuruş ustası Galatasaray’ın çift santrfor oynadığı hissini verir. Tıpkı 2011-2012 sezonunda Fatih Terim’in Johan Elmander ve Milan Baros’lu (ve Necati Ateş’li) 4-4-2 takımı gibi. Ancak Podolski’nin ikinci santrfor etkisi verebilmesi için Galatasaray’ın baskılı futbol oynaması gerekiyor.

Oysa JOR’un takımı ikinci yarıda bırakalım baskı yapmayı, rakipten ciddi baskı yedi. Bu nedenle de oyunun son 26 dakikasında Derdiyok ve Podolski sahada olmalarına rağmen çift santrfor etkisini göremedik.

Demek oluyor ki Podolski’nin ikinci santrfor etkisini yaratabilmesi için Galatasaray’ın 2011-2012 takımı gibi baskılı oynaması gerekiyor. (2016-2017 Galatasaray’ı rakibe nefes aldırmayacak denli baskılı oynayabilir mi? Bu ayrı bir yazıda ele alınacak.)

XXX

İkinci konu. Galatasaray’ın bu yıl kısmen ilerleme sağladığı iki kategori var. İlki, geçiş hücumları (defansta topu kazandıktan sonra hücuma en hızlı ve etkili biçimde çıkmak), ikincisi ise topun arkasına geçme.

Bu iki kategori bizi üç futbolcuya götürüyor. İlki sakat olan Sneijder’ın yerine Gençlerbirliği maçına ilk 11’de çıkma fırsatı bulan Josué Pesqueira. İkincisi Eren Derdiyok. Üçüncüsü ise Bruma.

XXX

Galatasaray bu sezon ligin ilk yedi haftasında 13 gol attı. Bu 13 golün dördü geçiş hücumlarından geldi. Bu dört golün üçünde Josué’nin ciddi katkısı var. Akhisar Belediye maçında atılan ikinci ve üçüncü gollerde geçiş hücumunda asist yapanlara (önce Bruma’ya, sonra da Lionel Carole’a) pası Josué vermişti. Gençlerbirliği maçında da geçiş hücumunda sahipsiz topu yakalayıp doğru zamanlamayla Derdiyok’a aktaran isim yine Josué oldu.

Josué özelinde Galatasaray’ın bu yıl ilerleme gösterdiği topun arkasına geçme ve geçiş hücumları birbirinin içine girmiş durumda. Josué, gole dolaylı katkı yaptığı her üç pozisyonda da neredeyse kendi 18’inin önünden ya pas verdi, ya da topa hareketlendi. Yani rakip ataklarında topun arkasında olduğu için topla sırtı dönükken değil yüzü karşı kaleye bakarken buluştu ve zaman ayarlı o kritik pasları atabildi. 10 numara pozisyonunda oynayan bir futbolcunun rakip atağının karşılanmasından sonra kendi 18’inin önünden böylesi paslar atabilmesi önemli.

Gençlerbirliği maçıyla ilgili Josué’nin toplam yedi defasında ikili mücadele kazanmasının da altı çizilmeli.

XXX

Geliyoruz Derdiyok’a. Antalyaspor maçında Galatasaray’ın geçiş futbolu golü, Derdiyok’un orta sahada rakipten topu çalıp Podolski’ye aktarmasıyla başlamıştı. Gençlerbirliği maçındaki golde de Josué’den pas aldıktan sonra yaklaşık 30 metrelik rakip alanı topla geçtikten sonra Yasin Öztekin’i rakip 18 içinde topla buluşturan bir Derdiyok izledik.

Demek oluyor ki Derdiyok sadece pivot santrfor oynayan bir futbolcu değil. Rakibe baskı yapıp top kazanan (Gençlerbirliği maçında 11’le takımın en çok ikili mücadele kazanan oyuncusuydu), Burak Yılmaz gibi öne koşular yapabilen ve hep oyunun içinde bir futbolcu.

Ancak diğer bir açıdan Derdiyok topun arkasına geçmek ve rakibe baskı konusunda şu anki performansından daha fazlasını yapmak zorunda. Çünkü birkaç hafta sonra bu konularda çok daha fazlasını yapan Kolbeinn Sigthórsson’un nefesini hissedecek arkasında, formayı kaptırmamak için.

XXX

Geliyoruz Bruma’ya. Galatasaray’ın attığı dört geçiş futbolu golünün ikisi Bruma’ya ait; birinin de asisti. Yani dört golün üçünde onun imzası var. Hızı ve kolayca rakip eksilten top sürüşleriyle Galatasaray’ın geçiş futbolundaki en büyük kozu konumunda Bruma. Zaten Bruma’nın bu yıl attığı üç golün de geçiş futboluna daha çok ihtiyaç duyulan deplasmanda kaydedilmiş olması bir rastlantı değil. Bruma (pas, şut, dribbling) karar verme yeteneğini geliştirdiği oranda futbolunu da geliştirecek. Ancak bunun yolu; Bruma’nun pas futbolunu benimseyip içselleştirmesinden ve yaptığı asitlerden gol atmak kadar haz duymasından geçiyor.

XXX

Üçüncü nokta. Galatasaray Gençlerbirliği’nden iki kilometre fazla koşarak topun arkasına geçti dünkü maçta. Soru şu: Rakibinden daha fazla koşan Galatasaray niçin maçın ikinci yarısında Gençlerbirliği’nden ciddi biçimde baskı yedi? Sorunun elbette tek bir yanıtı yok; ama yanıtların birçoğu takımın fizik kalite olarak maç içinde çok dengeli olmadığıyla ilintili.

Fizik kalite dengesizliğini yine Galatasaray’ın attığı goller üzerinden test edebiliriz. Galatasaray’ın attığı 13 golün altısı ilk yarıda, yedisi ise maçın son yarım saati içinde geldi. Bu yedi golün dördü ise son dakikalarda.

Bu istatistiğin üzerine şu bilgiyi de eklemeliyiz. Galatasaray bu sezon iki farklı üstünlüğe sadece dört maçta ulaştı. Bu dört maçın üçünü kazandı. Birinde ise (Beşiktaş maçı) Galatasaray iki farklı öne geçmesine rağmen rakibine yakalandı.

Bu iki görüntüyü üst üste koyduğumuz zaman şunu söylemek mümkün. Galatasaray özellikle daha iyi oynadığı ilk yarılarda maçı kopartamıyor. Gençlerbirliği karşılaşması hariç galibiyet elde edilen bütün maçlar (iki farklı üstünlük) hep son dakikalarda atılan gollerle (Akhisar Belediye, Rizespor ve Antalyaspor) kazanıldı.

XXX

Maçları iyi oynanan bölümlerde kopartamamak da bizi aynı sonuca götürüyor: Galatasaray fizik kalitenin sahaya yansıması açısından çok dengeli bir takım değil. Maçların belirli bölümlerinde rakipten ciddi baskı yiyor. Ve buna bir çözüm de üretebilmiş değil henüz.

Buradan hareketle şunu söylemek çok yanlış olmayacak:

JOR’un antrenman ritmi, Galatasaray’ın fizik kalite açısından dengeli olmasını sağlamaktan biraz uzak. Tıpkı 2009-2010 sezonundaki Frank Rijkaard’ın ilk sezonunda olduğu gibi. (Bu da bizi Hollanda ekolünü sorgulamaya götürüyor aslında.)

Oysa beklenen neydi? Bu yıl Avrupa’da olmadığı için haftada tek maç yapan Galatasaray’ın tıpkı 2011-2012 sezonunda olduğu gibi fizik kalite açısından üst seviyede olması ve rakiplerini kuvvetiyle ezmesiydi.

XXX

Türkiye’de fizik kalite açısından dengeli takımlara baktığımızda gördüğümüz bir şey var:

Bu takımlar haftanın minimum iki gününde çift antrenman yapıyorlar. Ve bu antrenmanların yarısını fizik kaliteyi etkileyen egzersizler işgal ediyor. Galatasaray’ın ise sezon başından bu yana çift antrenman yaptığı gün sayısı beşi geçmiyor.

Özetle;  JOR’dan takımın fizik kalite meselesini halletmesini beklemeliyiz. Ancak camiaya baktığımızda bunun bir eksiklik olduğunu dillendiren olmadığını görüyoruz. Tam tersine Galatasaray camiasında JOR’a ilişkin ciddi bir mistifikasyon söz konusu. (Bu Türkiye’deki hâkim popüler kültürle de son derece uyumlu esasında.) JOR’a neredeyse aşırı bir kutsiyet atfedilmiş durumda. Yani yaşanılan gerçeklikten bir sapma söz konusu.

XXX

Şunu unutmamak gerekiyor. Eğer bir yerde gerçeklikten sapma anlamında bir mistifikasyon varsa, gerçeklikle gerçekten karşılaşıldığı an, bu mistifikasyon yerini travmaya (muhtemelen linç kampanyası) terk edebilir. (Ki bu da Türkiye’nin hâkim popüler kültürüyle çok uyumlu.)

Bu da bizi “Galatasaray Türkiye’dir” darb-ı meseline götürmeli değil mi? Öyle değil aslında. Çünkü Galatasaray’ı Galatasaray yapan Türkiye ortalamasının dışında olmasıydı gerçekte.

Ps: Maçla ilgili tüm veriler ve grafikler Opta’dan alınmıştır.