Bir film hikayesi: Robert Lewandowski

FIFA The Best ödülünün sahibi Robert Lewandowski, nasıl bu noktaya geldiğini, başından neler geçtiğini, dönüm noktalarını, kendisine en çok yardım edenleri ve çok daha fazlasını anlattı. 33 yaşına bugün basan Polonyalı yıldız kaleme aldı.

Bir film hikayesi: Robert Lewandowski
21 Ağustos 2021 - 00:27 - Güncelleme: 21 Ağustos 2021 - 01:03
Bayern Münih'in durmak bilmeyen golcüsü, 2020 yılının en iyi futbolcusu seçilen Robert Lewandowski, The Players Tribune için hayatını konu alan bir yazı yazdı.

Robert Lewandowski, hayatını bir filme benzetirken 3 bölümden oluşan bu filmi sizler için çevirdik.

İşte Lewandowski'nin filmi...

Birkaç gün önce uyandım, yatağımda yana döndüm ve yastığımın üzerinde çok ilginç bir şey gördüm. Hani böyle iyi bir uykudan uyandıktan sonra ilk anlar rüya gibi gelir ya, ben de öyle sandım. Bir törene katıldığım ve ödül aldığımla ilgili belirsiz bir anım vardı. Ama gerçek olamayacak kadar tuhaf görünüyordu. Sonra onu tuttum ve 'Voov, bu rüya değil! Bu gerçek!' dedim. Üzerinde 'Dünyanın en iyi futbolcusu' yazıyordu... Ve ben de onu yatağa aldım. Neyi başardığımı anlamak için o kupaya gerçekten bakmam gerekiyordu. Aslında hayır, dürüst olursam, hala tam olarak anlamış değilim.

Polonyalı insanlar hakkında bir şey anlatayım, belki o zaman anlarsınız. Törenden önce Bayern Münih ile çok iyi bir sezon geçirdiğimi biliyordum. Ödülü kazanabileceğimi de düşünüyordum. Belki de bu ödülü haketmiştim. Ancak Polonya'da bu aşağılık kompleksine sahibiz.

Hiçbir zaman dünyanın en iyi futbolcusu seçilmemiştik. Çocukken takip edeceğin bir süperstar yoktu. Scout ekipleri, bizim için ''Polonyalı bir çocuğa göre gayet yetenekli'' derdi. Bu yüzden kimse yeteri kadar iyi değil hissine sahiptik. Hiçbirimizin zirveye çıkamayacağını düşünürdük.
Polonyalı çocukların dünyanın en iyisi olmaması gerekiyor. Nasıl olsun ki! O yüzden bu ödülü aldığımda inanamadım. İnsanlar bunu bir klişe olarak düşünüyor olabilir ama gerçekten o anda hayatım gözlerimin önünde akmaya başladı. Topla ilk adımlarımı, çamurlu sahalardaki ilk maçlarımı ve bu noktaya gelmeme yardım eden tüm insanları görebildim.
Adeta bir film gibiydi. Bu filmi sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü şu anda Polonya'da veya başka bir yerde rüya görmeye cesaret edemeyecek çocuklar olduğunu biliyorum. Bu film şöyle bir şeydi:

Bölüm 1: Ayin

Çocukken ilk cemaatimi yerel kilisede yaptım. Katolik dinine aşina olmayanlar için bu gerçekten özel bir gün. Kilisedeki ayinle başlar ve ardından ailelerimizle kutlarız. Sorun şu ki, ayinden üç saat sonra bir maçım vardı ve gerçekten çok uzaktaydı. 

Kutlama öncesinde babam Krzysztof, rahiple biraz sohbet etti. Yaşadığım yer Varşova'nın 40 dakika batısındaki küçük bir köy olan Leszno'daydı. Babam oradaki herkesi tanıyordu. Ayin öncesi 'Dinle peder, belki bu şeyi yarım saat önce başlatıp 10 dakika erken bitirebiliriz. Oğlumun yetişmesi gereken bir maçı var da...' dedi. Belki bu biraz çılgınca gelebilir ama aslında rahip beni o kadar iyi tanıyordu ki 'Eh tabii, neden olmasın? Onun futbolu ne kadar sevdiğini biliyoruz. Çabuk olalım.'' diye cevap verdi. Ayin biter bitmez haç işareti yapıp babamla arabaya koştuk, Ve evet, tabii ki maçı kazandık.

Sanırım bu hikaye çocukluğumu özetliyor. Aynı zamanda babamı da özetliyor. Beş yaşında futbol oynamaya başladığımda Leszno'da benim yaşımdaki çocuklar için takım yoktu. O yüzden benden 2 yaş büyük çocuklarla beraber oynamak zorundaydım. Çok utangaç ve zayıftım. Ve o iki yıl, o yaşlar için önemliydi. Uzun yıllar Varşova'da bir takımda oynadım ve antrenmana gitmek için her gün bir saat yolculuk yaptım. Beni oraya götürmek isteyen ailem olmasaydı, futbol hayalim daha başlamadan biterdi.

Annem ve babamın ikisi de öğretmendi. Babam benim beden eğitimi öğretmenim olmuştu. Okuldan sonra beni antrenmana götürür, iki saat bekler ve tekrar eve getirirdi. Kulübün soyunma odaları yoktu. Bu yüzden yağmurda koşup çamurla kaplı ayakkabılarımla arabaya dönüyordum. Yani benim antrenman yapabilmem babamın aslında günde 4 saatini alıyordu. Bazı ebeveynler onun deli olduğunu düşünüyordu. Şaka yapmıyorum. Kelimenin tam anlamıyla diğer ebeveynlerin aileme ''Bunu neden yapıyorsun?'' dediklerini duydum. 
Hiçbir zaman çocuğumuzun profesyonel olmasını istediğimiz için bunu yapıyoruz demediler. Sadece ''Robert'ın bir hayali var ve bu oyunu çok seviyor.'' dediler. Asla ''Robert'ın profesyonel olması için her şeyi yapmalıyız ki o zirveye çıksın ve biz de zengin olalım'' diye demediler. Asla bunu demediler! 

Birçok ebeveyn çocuklarına başarılı olmaları için baskı yapıyor. Ben babaların kenarda durup 10 yaşındaki çocuklarına bağırdıklarını gördüm. Bu bir çocuk için iyi bir motivasyon değil. Ebeveynler sporcu olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Futbol sevginizin kalpten gelmesi gerektiğini anlamıyorlar. Ailem beni her zaman, diğer insanların hakkımda söylediklerini görmezden gelmem gerektiği konusunda teşvik etti. Bunun ne demek olduğunu anlamam yıllarımı aldı. Dedikleri sadece bir şey vardı: ''Robert… içgüdülerine güven!'' 

Bir forvet için ya da gerçekten herkes için iyi bir ders bu...
Bölüm 2: Reddetme

16 yaşımdayken babam uzun bir hastalıktan sonra öldü. Hala benim için ne kadar zor olduğunu anlatmakta çok zorlanıyorum. Çocukken sadece babanla konuşabileceğin belirli şeyler vardır. Büyümek ve erkek olmakla ilgili şeyler. 

Öldükten sonra sık sık onunla bu konular hakkında konuşmak istedim. Defalarca kez onu telefonla arayabilmek istedim. Sadece 10 dakika... Ama yapamadım. Annem elinden geldiğince bana yardım etmeye çalıştı ve benim için yaptıklarına çok saygı duyuyorum. Hem anne hem de baba olmalıydı.

O zamanlar Polonya'nın en büyük kulüplerinden birinin yedek takımı olan Legia Warsaw II için oynuyordum. Üçüncü ligdeydik. Yaklaşık bir yıl sonra, 2006'da sözleşmem bitiyordu ve kulübün sözleşmeyi bir yıl daha uzatmak isteyip istemediklerine karar vermesi gerekiyordu.
Maalesef dizimde ciddi bir sakatlık geçirmiştim ve kulüpteki bazı insanlar elimden gelenin en iyisini yapamayacağımı düşünmemişti. Korkunç bir zamandı! Takıma ne karar vereceklerini sordum. Bana anlatması için koçu veya teknik direktörü göndermeye bile zahmet etmediler. Sekreteri gönderdiler… Gitmeme izin vereceklerini söylediler. 

Hayatımın en kötü günlerinden biriydi. Babam gitmişti. Şimdi kariyerim çöküyordu. Haberi aldıktan sonra annemin beklediği arabaya geri döndüm. Bir şeylerin ters gittiğini hemen anladı. Ağlamaya başladım. Sonra ona ne olduğunu anlattım. Çok güçlü bir insandı. Dedi ki ''Tamam, yani daha çok çalışmalıyız. Geçmiş hakkında düşünmenin faydası yok. Bir şeyler yapmalıyız.''

Ardından Znicz Pruszków ile temasa geçti. Çok daha küçük bir kulüptü. Aslında birkaç ay önce beni imzalamak istemişlerdi ama ben şans vermemiştim. Znicz Pruszków'a gitmek için neden Legia'dan ayrılayım ki? Ama o zaman beni hala istedikleri için mutlu olmuştum. Oraya gittim ve iyileşmeye başladım. O kadar kötü durumdaydım ki koşamıyordum bile. Sanki bileğimin etrafında bir çimento bloğu varmış ve bacaklarımdan birini çekiyordu. 
Belki de bu sakatlık beni durdurabilirdi. Zaten büyük yetenekler Bayern, Barça ve Manchester United gibi kulüplerde oynuyorlardı. Ben ise Polonya 3. Ligi'nde nasıl koşulacağını hatırlamaya çalışıyordum.

Tabii ki tüm bu sefalet ve belirsizlikten çok şey öğrendim. Kendime güvenim için çok çalışmam gerekiyordu ve forma girmem için çok zamana ihtiyacım vardı. Ama bunu yaptığımda her maç gol üstüne gol atmaya başladım.

Dört yıl sonra, Polonya futbolunu bırakma teklifleri geliyordu. O kadar çok insan bana ne yapacağımı söylüyordu ki... Pek çok yere gidebilirdim. Ama ailemin bana söylediklerini hatırladım: ''Robert… içgüdülerine güven!'' 

Derinlerde, nereye gitmek istediğimi hep biliyordum. Almanya beni çağırıyordu. 

Bölüm 3: İddia

Bir keresinde Jürgen Klopp ile bir iddiaya girdim. 2010 yılında Borussia Dortmund'da birkaç aydır bulunuyordum. Dürüst olmak gerekirse, çok zordu. Geldiğimde zar zor Almanca konuşabiliyordum. Danke demeyi biliyordum. Teşekkürler demek. Scheisse demeyi biliyordum. Hava yağmurlu ve griydi. Ve Klopp ile antrenmandaki yoğunluk çok çok yüksekti. Jürgen bana meydan okumak istedi. Bu yüzden ilk birkaç ayda küçük bir iddiaya girdik.

Antrenmanda 10 gol atarsam bana 50 Euro verecekti. Eğer atamazsam ben ona 50 Euro verecektim. İlk birkaç hafta, neredeyse her seferinde ödeme yapmak zorunda kaldım. Gülüyordu... Ancak birkaç ay sonra durum tersine döndü. Parayı toplayan artık bendim. Klopp, bir gün yanıma geldi ve ''Dur artık tamam! Bu kadar yeter, artık hazırsın' dedi. Ama aslında hazır değildim. Maçlar, antrenmanlardan çok daha farklıdır. 

O sezon sık sık yedek kulübesinden oyuna giriyordum. Sezonun ikinci yarısında daha çok oynadım ama sonra 10 numara olarak forvetin arkasında görev aldım. En sevdiğim pozisyon 9 numaraydı. Yine de o altı ay için Jürgen'e teşekkür etmeliyim. Nasıl daha derinden oynayacağımı ve oyuncuların forvetin arkasında nasıl hareket etmeleri gerektiği hakkında çok şey öğrendim.

İkinci sezonuma başladığımda hala zorluklar yaşıyordum. Ayrıca Jürgen'in benden bir şeyler istediğini hissettim ama tam olarak ne olduğunu anlamadım. Şampiyonlar Ligi'nde Marsilya'ya gerçekten kötü bir yenilgiden sonra, sanırım 3-0'dı, Jürgen Klopp'u görmeye gittim. Ona ''Jürgen, hadi. Konuşmalıyız. Sadece benden ne beklediğinizi söyle'' dedim. 
Bana söylediği her şeyi hatırlayamıyorum. Almancam hala yeteri kadar iyi değildi. Ama bildiğim birkaç kelime ve onun vücut dilinden birbirimizi anladık. Harika bir sohbetti. 

Üç gün sonra Augsburg maçında hat trick ve bir asist ile oynadım. 4-0 kazandık ve bu maç benim için dönüm noktası oldu. Mental bir durumdu, bir tür takılmaydı. Ve bunun babamla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum.
O zamanlar bunu düşünmemiştim. Ama şimdi Jürgen'le yaptığım konuşmanın babamla yapmayı hayal ettiğim konulardan biri olduğunu anladım. Uzun yıllardır sahip olamadığım şeylerden biri... Jürgen ile her konuda konuşabilirdim. Ona güvenebilirdim. O bir aile babası ve özel hayatında olup bitenlere karşı çok fazla empati kuruyor.

Jürgen benim için sadece bir baba figürü değildi. Bir teknik direktör olarak sanki 'kötü' bir öğretmendi. Ve bunu kelimenin tam anlamıyla söylüyorum.

Açıklamama izin verin. Okul yıllarınızı düşünün. En çok hangi öğretmeninizi hatırlıyorsunuz? Hayatı senin için kolaylaştıran ve senden hiçbir şey beklemeyen biri değildir heralde. Sana katı davranan kötü öğretmeni hatırlarsın. Size baskı uygulayan ve sizden en iyi şekilde yararlanmak için her şeyi yapan öğretmeni... Ama seni daha iyi yapan da bu öğretmenin değil mi? Evet işte, Jürgen benim için böyle birisiydi. 

Senin B öğrencisi olmana izin vermezdi. Onun A+ öğrencisi olmanı isterdi. Bunu kendi için değil, sizin için isterdi. Bana çok şey öğretti. Dortmund'a geldiğimde her şeyi hızlı bir şekilde yapmak istemiştim. Sadece tek dokunuşla güçlü paslar vermek istiyordum. Jürgen bana sakinleşmemi gösterdi. Gerekirse topla iki kez oynamamı söylemişti. Tamamen doğama aykırıydı ama kısa süre sonra daha fazla gol atıyordum.

Düştüğüm zamanlarda bana her zaman meydan okudu. Beni hızlandırmak için yavaşlattı. Kulağa basit geliyor belki ama Klopp gerçek bir dahiydi. 

Jürgen, önce insan, sonra futbolcu olduğumuzu asla unutmadı. Bir hafta sonu tatil yaptıktan sonra soyunma odasında olduğumuzu hatırlıyorum. Bir oyuncunun dışarıda içki içtiği zamanki klasik numaradır... Ertesi sabah çok fazla sarımsak yersiniz ki nefesiniz alkol kokmasın. Jürgen antrenmandan önce geldi ve etrafı koklamaya başladı. Av köpeği gibiydi. Ardından ''Bir koku alıyorum... Bu sarımsak kokusu mu?'' diye sordu. 

Tabii ki öyle olduğunu biliyordu. Biz de onun bildiğini biliyorduk. Ama soruyu havada asılı bıraktı ve bir şey demeden oradan ayrıldı. Bir an sessizlik oluştu ve sonra hepimiz birbirimize bakıp gülmeye başladık. 

Ders şu: Asla Jürgen Klopp'u kandırmaya çalışmayın. Adam çok zeki!

Elbette, iyileşmeme yardım eden tek kişi Jürgen Klopp değildi. Bayern'e transfer olduğumda upp Heynckes, Pep Guardiola, Carlo Ancelotti ve şimdi de Hansi Flick gibi hocalardan çok şey öğrendim. Bayern Münih için oynamak eğitim verici, özel bir deneyim. Çünkü talepler çok yüksek ve kulüp kültürü çok profesyonel. Standartlarınızı sürekli yükseltmek zorunda kalıyorsunuz. Ve başarılı oluyorsunuz. Yine de bana yardımcı olanlar olmasaydı bunu yapamazdım. Ama en önemlisi eşim Anna...

Üniversitede Znicz Pruszków'da oynarken tanıştık. Beslenme ve beden eğitimi okuyordu. 26 yaşımdayken, diyetimi ve zihinsel yaklaşımımı onun bilgisini kullanarak geliştirmek için çalıştık. Her sorun hakkında konuştuk. Yine tüm genç futbolculara öğretmek istediğim bir şeyi fark ettim. Sorunlarınızı içinize atmak yerine paylaşırsanız çözülmesi çok daha kolay hale gelir. Bu, bir futbolcu ve bir insan olarak gelişimimde büyük, büyük bir adımdı. 

Hayatımda olan her şeye geri dönüp baktığımda, bu film aklımda oynadığında, ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum. Asla tek başınıza şampiyonluk kazanamazsınız. Elimde tuttuğum veya yanımda yattığım her kupa daha iyi olmama yardımcı olan tüm takım arkadaşları tarafından kazanıldı. Buna çocukluk arkadaşlarımı da dahil ederim. 
Koçlarım. Kız kardeşim. Ayinimi erken terk etmeme izin veren rahip. En kötü halimde yanımda olan annem. 

Ve tabii ki babam. Benim profesyonel bir futbolcu olduğumu görecek kadar yaşamadı, ancak şimdi tüm maçlarımı daha yüksek bir yerden, evdeki en iyi koltuktan izlediğini düşünmek istiyorum. Topu ayağıma koyan ve neden futbol oynadığımı asla unutmama izin vermeyen oydu... 

Kupalar için değil. Para için değil. Zafer için değil. Futbolu sevdiğimiz için oynuyoruz. Teşekkürler baba.

--------------

YORUMLAR

  • 0 Yorum