Kuş sürüsünü beklerken
Jan Olde Riekerink (JOR) total futbol dünya sahnesine çıktığında henüz 11 yaşında bir çocuktu
Jan Olde Riekerink (JOR) total futbol dünya sahnesine çıktığında henüz 11 yaşında bir çocuktu. Total futbol 1974 Dünya Kupası’nda Marinus Michels’in teknik direktörü olduğu Hollanda tarafından Uruguay’a karşı oynanan grup eleme maçında dünya sahnesine çıktı. Tarih 15 Haziran 1974’tü.
Uzun uzun açıklamaya gerek yok. Bugünkü en önemli teorisyeni ve uygulayıcısı Pep Guardiola olan total futbol, ya da Hollanda ekolü diyelim, temelde iki unsura dayanır:
Oyuncu pozisyonlarının ve görev tanımlarının birbirinin içine geçtiği kolektif oyun yapısı. (Takım neredeyse bütün futbolcuların aynı anda aynı yöne döndüğü bir kuş sürüsü gibi hareket eder. 1974 Dünya Kupası’ndaki Uruguay karşılaşmasının kısa özetinde insanı en çok büyüleyen şey Hollanda futbol takımının bir kuş sürüsü gibi hareket etmesidir.) Rakibin işini daha zorlaştırmak için futbol sahasını hücumlarda alan olarak büyütmek ve savunma yaparken de küçültmek. (FC Barcelona’da oynayan Arda Turan bunu yakın geçmişte yapılan bir söyleşisinde şöyle açıklamıştı: “Burası dışarıdan bakıldığı gibi “a tiki taka oynuyorlar” denilen bir yer değil. Tamamıyla pozisyon alması gereken, hele üçlüyü çıkartırsak arkadaki yedi oyuncunun top rakipteyken sarf ettiği çok büyük efor var. Çünkü 3-5 saniyede hemen topu geri almanızı istiyorlar sizden. Önde oynamak daha avantaj. 7 oyuncu topu çıkarıp size getirmek istiyor. Sen ileride sadece sahayı büyütmek için oradasın.”) (Bakınız Söyleşi 1.)JOR hiçbir zaman total futbolun bugünkü uzantısını oynatacağının sözünü vermedi Galatasaray için. Ancak yine de top hâkimiyeti, rakibe baskı ve pozisyonel oyuna dayalı bir futbolun sözünü verdi. Galatasaray’ın rakibe baskı yapan pozisyonel futbol oynamadığından bir önceki yazıda söz edilmişti. Top hâkimiyeti konusunda verilen sözün yerine getirildiğini düşünüyoruz. Ancak bunu da biraz irdelemek gerekiyor.
Top hâkimiyetine ilişkin birçok istatistikte Galatasaray ligin en iyisi olarak görülüyor. Örneğin topa sahip olma oranı (ortalama yüzde 60.3), pasla oynama yüzdesi (yüzde 74.9) ve başarılı pas sayısında (ortalama maç başı 500) Galatasaray ligin en iyisi. (Opta verilerine göre de Adanaspor maçında yaptığı başarılı 606 pasla, son üç sezonun rekorunu kırdı Galatasaray.)
Top hâkimiyeti bir takıma temelde iki şey sağlar: İlki oyunu ve oyunun temposunu kontrol etmek. İkincisi atak yaparken rakibi, sürekli topa göre pozisyon almaya iterek hücum inisiyatifini elde bulundurmak. Galatasaray Adanaspor karşılaşmasında golü 72’nci dakikada buldu. Bu gol, o ana kadar bir önceki hafta Trabzonspor’un yaptığı gibi kendi alanını kapatma stratejisini izleyen Adanaspor’un, en azından maçtan bir puanla ayrılmak için hücuma dayalı yeni bir oyun stratejisine geçmesine yol açtı.
Temelde bu noktada, oyun stratejisi top hâkimiyetine dayanan bir takımın öne geçtikten sonra geride kalan 18 dakikada rakibin kıpırdanmasına izin vermeyecek şekilde oyunu kontrol etmesi beklenmeliydi. Daha da ideali ise, gol yediği için açılmak zorunda kalan rakibine karşı skoru garantileyecek aksiyonları almaktı; minimum iki fark öne geçmek gibi. Ancak bu olmadı. Galatasaray golden sonra top hâkimiyeti ilkesinden uzaklaştı; Adanaspor’un topla oynadığı süre artmaya başladı hızla. Galatasaray ise en gerekli olduğu zaman dilimi içinde top hâkimiyetini elinde tutamadı ve rakibi karşısında reaktif bir futbola yöneldi, yönelmek zorunda kaldı.
Burada bir ikilem var. Ligin top hâkimiyeti en iyi olan takımı, oyunun kontrol edilmesi gereken en önemli zaman diliminde topa sahip olmayı başaramıyor. Niçin? Birkaç nedeni var bunun.
İlki takım fiziksel olarak gerileme içinde. Bunu en belirgin şekilde Eren Derdiyok ve Tolga Ciğerci örnekleri üzerinden görebiliriz. Ligin ilk haftalarındakiyle dokuzuncu haftadaki Derdiyok’un ve Ciğerci’nin fizik kapasiteleri arasında belirgin bir fark var. Her iki futbolcu da patlama güçlerini yitirmiş gibiler. (Elbette burada söylemek istediğimiz sadece bu iki futbolcunun gerilediğini söylemek değil. Tüm takımdaki fiziksel gerilemenin bu iki futbolcu özelinde daha net görüldüğünü vurgulamak.)
İkinci neden; Galatasaray taktik disiplinin anlamında her geçen hafta geriye giden bir takım kimliği sergiliyor. Kısmen Derdiyok’u hariç tutarsak, Galatasaray’ın forvet hattı, Hollanda futbolunun esası olan pas futbolu yerine önündeki herkesi geçmeye dayalı dribbling futboluna daha yatkın. Galatasaray’ın forvet hattındaki bu hastalık, zaman zaman Lionel Carole ve Tolga Ciğerci gibi görevleri gereği daha disiplinli oynamaları gereken futbolcuları bile etkisi altına alıyor.
Son ve en önemli neden; Galatasaray temelde üçüncü bölgede değil, daha çok rakibin baskı yapmadığı birinci, özellikle de ikinci bölgede pas yapan bir takım. Nitekim Galatasaray’ın hücum aksiyonlarında orta sahayı kullanma oranı yüzde 53. Hücum bölgesini, yani üçüncü bölgeyi ise yüzde 24.2 oranında kullanıyor Galatasaray. Bu açıdan Galatasaray, Fenerbahçe, Bursaspor, Başakşehir, Osmanlıspor gibi takımların gerisinde.
Keza rakip ceza sahasına top ve rakip ceza sahasında topla oynama oranlarına baktığımızda Galatasaray’ın ilk sırada olmadığını görüyoruz. Galatasaray rakip ceza sahasına top göndermede Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın ardından üçüncü sırada. Rakip ceza sahasında topla oynamada ise Başakşehir, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un ardından beşinci.
Bu iki fotoğrafı üst üste koyduğumuzda, Galatasaray’ın maçın gidişatına göre her hal ve şartta topa sahip çıkan bir takım olmadığını söylemek çok yanlış olmaz. Demek oluyor ki top hâkimiyeti ve pas sayısı ancak başka kırılımlar eşliğinde (topa en çok hangi bölgede hâkim olunduğu, rakip ceza sahasında toplam kaç pas yapıldığı gibi) değerli olabilecek bir istatistik Galatasaray için. Bu haliyle ligde top hâkimiyeti en yüksek takımı olmak çok da anlamlı bir istatistik değil.
Buradan geçiyoruz takım dengesine. Geçen hafta klasik 10 numaradan daha çok dribblingi olmayan 11 numara gibi oynayan Wesley Sneijder nedeniyle takımın sola çektiği belirtilmişti. JOR Adanaspor karşısında Sneijder yerine Lukas Podolski’ye verdi santrfor arkasında oynama görevini. Podolski, Sneijder’a oranla hücum hattında daha gezgin bir oyuncu olduğu için takımın dengesi biraz daha yerine geldi. (Bakınız Şema 1.) Tabii bu düzelmeyi daha iyi anlamak için geçen haftaki pas haritasını da hatırlamamız ve bu ikisini karşılaştırmamız gerekiyor. (Bakınız Şema 2.)
Ancak Galatasaray’ın pas haritasında daha dengeli bir takım gibi görünmesinin en temel nedeni Yasin Öztekin’in ilk 11’e dönmesi oldu. Öztekin ve onunla dönüşümlü olarak Bruma’nın sağ koridorda oynaması Galatasaray’ın daha dengeli bir takım gibi görünmesine yol açtı.
Ancak pas haritasının ortaya koyduğu başka bir şey var: Galatasaray’ın kanatları (forvet oyuncuları ve bekleri) merkez hücum bölgesini (Derdiyok ve Podolski) yeterince besleyemiyor. Pas haritasından da görüldüğü gibi Sabri Sarıoğlu’nun Derdiyok’a verdiği pas sayısı Bruma’nın verdiğinden daha fazla.
Bunun iki nedeni var. İlki JOR’un takımı net biçimde 4-2-4 formasyonuyla oynatması. (Bu durum pas haritasında net biçimde görülüyor.) Biraz daha açacak olursak.
4-2-3-1 bir 4-3-3 formasyonudur. Yani üç orta saha oyuncusu, üç de forvet oyuncusuyla oynanır. Üç orta saha oyuncusundan birisi ofansiftir; ama bu onun orta saha oyuncusu karakterine sahip olması gerçeğini değiştirmez. Sneijder’lı 4-2-3-1’de en temel sorun Sneijder’ın teması sevmediği için kendini rahat hissettiği sol kanada atmasıydı. Ancak defansif kurguda pek görmesek de oyun kurulurken Sneijder’ı ikinci bölgede sık sık görürdük. Sneijder yerine ofansif orta saha olarak Podolski’yi tercih edince formasyon da 4-2-3-1’den 4-2-4’e dönmüş oldu. Çünkü Podolski bırakalım defansif kurguda yer almayı, oyunun kurulması esnasında bile ikinci bölgeye pek gelmeyen bir oyuncu.
Josué gibi Sneijder’ın rotasyonu için kiralanan bir oyuncu varken (geçiş hücumlarında ne kadar önemli olduğunu daha önce görmüştük) santrfor arkası olarak Podolski’yi tercih etmek, arabayı atların önüne koymaktan çok farklı olmadı aslında. Maça Podolski yerine Josué’yle başlamak hem kanatları, hem de pivot santrforu beslemek için daha uygun bir hamle olacaktı. Böylece atlar arabayı çekebilecekti, arabanın atları çekmesi yerine.
Başka bir deyişle JOR’un Podolski hamlesi, Adanaspor’un maç stratejisiyle örtüşünce Galatasaray’ın hücumda etkili olabilmesi, Bruma ve Öztekin / Gümüş’ün adam eksiltici top sürüşlerine kaldı. Bu arada Galatasaray’ın forvet hattının maçın başında Podolski’nin Öztekin’i pozisyona sokması dışında maç 1-0’a gelene dek tek bir kilit pası bile olmadığını belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla Sneijder yerine Podolski hamlesini esasında Podolski’nin gol tehdidini artırmasıyla değil (ki giremedi de maç boyunca ama bunun tek nedeni kendisi değil), verdiği kilit pas sayısıyla (bir kilit pas) ölçmemiz lazım. Eğer 10 numara pozisyonunda oynayan bir futbolcu maç boyunca bir kilit pas verebiliyorsa, burada bir sorun var demektir.
Galatasaray’ın Derdiyok’u ve arkasındaki Podolski’yi pozisyona sokamamasının ikinci nedeni ise kanat oyuncularının kolektif olgunluktan uzak oyunu.
Bu analizin ardından şu saptamayı yapabiliriz artık: Galatasaray’ın kanatları ve merkezi kullanan daha dengeli bir hücum yapısına kavuşması için maça, birisi ofansif, üç orta saha futbolcusuyla başlaması gerekiyor. Ancak bu ofansif orta saha oyuncusu Sneijder olunca takımın saha dağılımı asimetrik olarak kendi soluna doğru kayıyor. Bu da Galatasaray’ın sağ kanadını rakip atakları için daha cazip hale getiriyor. (Galatasaray’da bu sezon sağ beklerin formsuz görünmesinin bir nedeni de bu.) Sadece bu açıdan bile Öztekin’in ilk 11’de yer alması çok kritik.
Öztekin’in ilk 11’de yer almasının marjinal bir faydası daha var. O da şu. Galatasaray’da patlama gücü olan oyuncusu sayısı (dört) çok az: Bruma, Öztekin, Podolski ve Gümüş. (İdealde kanat beklerinden en az birisinin de Emanuel Eboué gibi patlama gücüne sahip olması gerekir.)
Galatasaray’da top sürerek rakip oyuncu sayısını eksilten oyuncu sayısı ise üç; Bruma, Öztekin ve Gümüş. Dolayısıyla Trabzonspor karşılaşmasında olduğu gibi maça sadece Bruma’yla başlamak, yani ilk 11’de tek top süren oyuncunun bulunması Galatasaray’ı hem nereden saldıracağı aşikâr olan bir takım durumuna sokuyor, hem de Sneijder faktörüne ek olarak takımı asimetrik bir yapıya büründürerek dengesizliği artırıyor. Bu açıdan ideal 11’de Öztekin ve Bruma’nın birlikte yer alması en optimal çözüm olarak ortaya çıkıyor.
Esasında aradan bir hafta geçti ama sorun yumağı olarak Galatasaray hâlâ aynı yerde:
1. Fizik olarak üste koymadığı için rakibe kelepçe takarak baskı yapamıyor. 2. Maçın en yaşamsal bölümlerinde top hâkimiyetini sağlamakta zorluk çekiyor. 3. Takımın dengesiz durumu devam ediyor. Geçen hafta sola çekiyordu, bu hafta bu sorun düzeldi ama bu kez de 4-2-4 dengesizliği ortaya çıktı. 4. Taktik disiplin sorunu daha da belirginleşti. 5. Pivot santrforu besleyememe hali hâlâ sürüyor. 6. Galatasaray Hollanda futbolunun DNA’sında yer alan bir kuş sürüsü gibi birlikte hareket eden bir takım olmanın uzağında. Çoğu futbolcu takımın değil kendi öyküsünün peşinde.Galatasaray bir haftada yapacağı tek maç için sadece altı-yedi saat efektif çalışarak bu sorunları aşmaya çalışıyor. (Bir haftada toplam 168 saat var. Futbol aslında basit bir oyun, ama bu kadar basit değil.)
PS: Belirtilmeyen bütün veriler www.tr.matchstudy.com ve www.mackolik.com sitelerinden alınmıştır.






